DE(MOK)rasi

Bir varmııış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, antik çağlardan birinde bir kasaba varmış. Kasaba civardaki köylerin pazarının kurulduğu bir ticaret merkezi aynı zamanda da kent-devletlere çıkan yolların da kavşağında olduğundan işlek bir yermiş.

Kasabaya en yakın köyde yüz kadar kişi yaşarmış. Yaşlısı da bebeği de köyünü severmiş. Köyün işleriyle beraberce ilgilenirlermiş çünkü büyük bir aile gibiymişler. Neticede herkes herkese akrabaymış. Bütün kararları bir arada el kaldırark oylamaya verirlermiş ve buna da Yunan olduklarından yunanca demos-kritos (halk-güç/halkın gücü) derlermiş.

Bir gün, köy evlerinin besledikleri keçilerin bir diğer evin bahçesine girip sebzeleri yemesiyle çirkin olaylar çıkmış. Köyün yaşlıları “evlere alçak duvar çevrilsin” derken gençleri “biz kasabada gördük duvarları yüksek yapıyorlar, bahçe duvarları yüksek olsun” diye itiraz etmişler. Orta yaşlılar “maliyet, taş ağaçta yetişmiyor, duvar örecek adam yok” diye söylenmiş. En sonunda meydana toplanmış herkes. Tek tek itirazlar gözden geçirilmiş. Bir orta yola karar verilmiş. Bu sistemi pek beğenmişler. Ondan sonra ne olursa olsun toplanıp kararlar alalım demişler.

Demişler ama, armudun sapı üzümün çöpü diye ha bire toplantı çıkmaya başlamış. Herkes saat başı tarlayı sabanı bırakıp oylamaya katılmaktan bezmiş. “Arkadaşlar bu böyle olmayacak, her evden bir kişi gitsin, neticede fikir belli, hepimiz adına oylasın gelsin” deyip her evde en işe yaramaz, hasta, sakat birey kimse toplantılara onu salmaya başlamışlar. Eli iş tutan herkes işine bakmış, meclis de geneli ilgilendiren ortak kararlar vermeye devam etmiş.

Kalabalık azalınca kararlar daha rahat verilmeye başlanmış tabii. Er geç bütün kararlar verilip bitmiş. Şunu da yapalım? Yapmışlar. E köye bu da lazım.. onu da ayarlamışlar. İşlerin tümü bitmiş. İyi de, evde bu rahat yok, bu hürmet yok, ne yapsak? “Biz iyisi mi kendimizi vazgeçilmez kılalım” demiş en fırlaması. Köyü toplamışlar. “Biz köyün işlerini en iyi bileniz, çok mühimiz, bizsiz bu işler olmaz, bildiğiniz gibi değil çok zor ama feda ederiz kendimizi yeter ki köy rahat etsin” demişler.

Köy halkının canına minnet. Herkesin işi var gücü var, lağım taşınca, kuyu suyu azalınca, hayvanlarda bulaşıcı bir hastalık çıkınca, ala keçi çift doğurunca sorunları onların yerine çözecek birileri olması kolaylarına gelmiş.

Gelen geçen yolcular bu sistemi kendi köylerine uyarlamışlar. Kasabalılar da pek beğenmiş bu fikri. O güne kadar herkesin kendi evinin duvarına kadar ilgilendiği kasabada zaten genel bir temizlik, alım satım işlerinin denetimi, işlenen suçlardan korumak için polis ve yargılamak için de adalet sistemini kasaba eşrafı kendi ceplerinden ödeyerek yaptırmaktalarsa da, memnun da değillermiş. Sistemi beğenmişler. Ufak bir meclis planlamışlar. Her evden bir kişi değil de her mahalleden bir kişi olsun, o kişi de mahalleden çöpçünün, zabıtanın masraflarından paylarına düşeni toplasın demişler.  İlk vergi böylece doğmuş. Gerçi illa ki zaman zaman “ben en alt katta oturuyorum asansöre binmiyorum, apartman giderlerine katılmam aga” diyen tipler çıksa da, sistemi bir kere kurdun mu tıkır tıkır yürümüş.

Mahallenin kendi aralarında belirlediği kişi o mahallenin yerine o işleri halleden “hallederiz” kişisi olmuş çıkmış. Asıl kişi olmayıp da onun yerine bakan anlamında “vekil” demişler ona. “Bize vekalet et, hepimiz adına çık konuş biz de rahat edelim, al sana para” demişler.

Ancak, genelde bu vekillik ya mahallede değersiz it kopuk takımından kişilere kalmış ya da nerde uyanık çakal varsa onlar atlamış vekalete. Çünkü aklıbaşında adamlar iş güç , ev bark, dükkan tezgâh sahibiymişler. Evdeki çöpün birikip kokmasındansa, ya da götürüp ataral ellerini kirletmektense; birinin gelip toplaması için cüzi bir miktar ödemeye de hazırlarmış. Burjuva sınıfı ile işçi sınıfı da böyle ayrılmış.

Adalet işlerini taaa hazreti Süleymandan beri muhakkak en güçlü aile üstlenmiş çünkü en varlıklı olan en adildir. Çünkü adalet çıkarı olana hizmet edebilir, insan nefsi doymaz ve vicdanı da sağırlaşabilir.

Bu arada krallar/beylikler doğmuş. Etrafındaki herkesten daha güçlü daha merhametsiz olan başına taç geçirip başa geçmiş. Sorunları genellikle bileğinin gücü ile çözen kral itiraz edenin kellesini aldığından ve malına mülküne konduğundan kraldan yana olmak sağduyulu bir hareket haline gelmiş. Para mı bitti, saldır yan krallığa.. Ürün mü az, yardır öbür komşunun tarlasına.. Güç kimdeyse onun borusu ötmüş. Düşmanlarını daha aç daha muhtaç bırakanın krallığı daha uzun sürmüş. Adı anılınca kaçacak delik aranan zalimlikte olanların namı yüzyıllarca bilinmiş.

Örneğin Augustus. Roma imparatoru. Takvimler yeniden düzenlendiği ara imparatordu. Her ay gül gibi otuz gün çekerken “lan ben koskoca imparator olayım da kendi ayım olmasın mı hüleaan? nedir hep tanrı adları hep tanrı adları? En sıcak en güzel ay bundan böyle benim adımla anılacak ve Ağustos olacak. Üsteliiik, hepsinden de bir gün daha fazla olacak. Boru mu? Gidin en son aydan bir gün çıkartıp benimkine ekleştirin…” demiiiş.

O zamanlar yıl martta başlamakta, güneşin Koç burcuna girmesiyle. Hala ilk burç Koçtur. Yılın son ayı Şubattan bir gün (ç)alınmış, Agustus beye feda olmuş.

E ona olur da sonra gelen Jül Sezar açıkta mı kalır? Derrhal kendisine daha da önceki bir ayı almış (Jules/July=Temmuz). Bir gün de kendi ayına ekletmiş. Şubatçık 28 gün çekiyor o gün bu gündür.

Yalan dünya..

 

 

Reklamlar

3 Yorum

Filed under arkası yarın

3 responses to “DE(MOK)rasi

  1. gravyer

    valla twitter da paylaşayım diyorum, yani o kadar beğendim , sonra ‘dur yaaaa ‘ diyorum .. ne iş be !

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s